Mustafa suphi, nazım hikmet üzerine-2

Mustafa suphi, nazım hikmet ve yozlaşmış biatçı katiller üzerine

Elinde testere ile video çeken bütün yaşlı japonlardan nefret ediyorum youtubeden iğreniyorum paletten yatak, masa, çiçeklik yapan herkesten nefret ediyorum pinterestten çirgidim (çirgidim kelimesini erzincana taşındıktan sonra öğrendim neden bilmem hemen de benimsedim ) ya arkadaş adam 80 yaşında var bir testere ile yapmadığı bi şey yok dünyanın parasını verip te onun yaptığının yüzde birini yapamamak nedir kendimden soğudum yaşama sevincim tükendi.

özgüvenim yerle bir çok mutsuzum…
ufacık bile mutlu değilim.

aslında her şey çok iyi başladı çok hevesliydim sehpa için önce çizim yaptım ölçülendirdim tahtaları çok dikkatli bir şekilde kestim kırk yıllık marangoz gibi hissettim kendimle gurur duydum yapışkan almamışım gittim ahşap tutkalı aldım yapıştırdıktan sonra işkence denen bir alet var onunla sabitlemek lazımmış o da yok gittim onu da aldım tahtaları planyadan geçtim kalınlıkta ebatlandırdım yapıştırdım sıktım ayakları aynı şekilde kestim montajını yaptım zımpara yapmak için yere koydum bir ayağı kısa 1-2 milim kadar sehpa oynuyor geriye söküp başka ayak yapmak yerine pratik zekamı kullandım diğer 3 bacağı 1,5 milim kısaltttım sehpayı yere koydum bu sefer iki bacağı kısa çıktı etrafta kimsenin olmayışı tek tesellimdi tüm marangozlardan deminki havam için içtenlikle özür diledim.

uzun iki bacağı aynı şekilde kestim bu kısır döngü birkaç kere devam etti velhasıl kelam sonunda bizim sehpa tam torunlara göre bir oyun masası oldu.

tatile geldiklerinde onlara havamı atacağım artık.bu arada kesip doğradığım tahtalardan iki sehpa çıkardı o da ayrı mesele neyse mangal için de tahta lazım.

yıldız tilbeyi anlıyorum artık…

mustafa suphiye geçmeden önce osmanlının son dönemindeki sosyalist hareketlerin oluşumu karakteristik yapısı ve sosyalizmin neresinde durdukları hakkında genel bir bilgi olmazsa mustafa suphiyi ve karşıtlarını anlamakta o kadar zorlaşır.

leo hubermanın yazdığı sosyalizmin alfabesini ilk okuduğumda çok küçüktüm lise 1 falan o dönemler leonun kitabında yazdığı bir paragraf mensup olduğum düşünce yapısı ile sosyalizmin arasındaki kendini ifade edememe belki de ettirememe çabası yüzünden ülkemizdeki sosyalist hareketlerin neden mutaassıp çevrede hoş karşılanmadığını açıklıyor gibiydi. teoride on numara fakat pratikte kafkas halklarının ulus devlet hareketlerine karşın zulüme varan asimilasyon, sürgün, katliam, dini yaşam alanı dışına çıkarma çabaları bizdeki kopya sol kilise ile camiyi aynı düzlemde düşündükleri için tarihimizde olmayan orta çağı bile icat etmişlerdir.-1

“kapitalist ülkelerde üretim araçları kamu malı değildir.
Toprağa, hammaddelere, fabrikalara, makinelere, bireyler, yani kapitalistler
sahiptir. Bu, pek önemli bir olgudur.

Eğer üretim araçlarına sahip küçük gruba yani kapitalist sınıfa dahilseniz, çalışmadan yasayabilirsiniz.üretim araçlarına sahip olmayan büyük gruba yani işçi sınıfına dahilseniz, çalışmadan yasayamazsınız.
Bir sınıf sahip olarak, öteki sınıf çalışarak yaşıyor. Kapitalist sınıf, gelirini, başkalarını kendi hesabına çalıştırarak elde eder; oysa işçi sınıfı, gelirini, yaptığı iş için aldığı ücret biçiminde sağlar.Yaşamak için gerekli malların üretiminde emek baş yeri tuttuğuna göre, emeği sağlayanın işçi sınıfının bunun karşılığında çok cömertçe ödüllendirildiğini sanabilirsiniz.
Oysa hiç de böyle değildir. Kapitalist toplumda en büyük geliri elde eden en çok çalışan de
ğil, en fazla şeye sahip olandır.”

“Kapitalist toplumda çarkları döndüren kardır. Açıkgöz işadamı demek, satın aldığı şey için elden geldiğince az ödeyen, sattığı şeyler içinse koparabileceği en büyük miktarı alan adam demektir. Yüksek karlara giden yolun ilk adımı masrafları azaltmaktır. üretim masraflarından biri, emeğe ödenen ücrettir. Bu nedenle, elden geldiğince düşük ücret demek işverenin çıkarmadır.

Aile yuvalarını
kendi elleriyle yıktılar; karılarının sütlerini kendi elleriyle kuruttular. Gebe kadınlar,
çocuk emziren zavallı kadınlar maden ocaklarına, fabrikalara gittiler, belleri büküle
büküle, sinirden öle öle. Erkek işçiler, kendi elleriyle çocuklarının yaşamını söndürdüler,
canlılığını yok ettiler. -Yuf olsun işçilere! Nerede o ortaçağ halk öykülerimizin, eski
masallarımızın o sözünü sakınmayan, dobra dobra konuşan, şarap düşkünü halaları,
teyzeleri! Durmadan taban tepen, yemek pişiren, şarkı söyleyen, neşeler yaratıp canlılık
saçan, ağrısız sızısız, sağlam ve gürbüz çocuklar doğuran kadınlar nerede? Bugün, uçuk
renkli cılız çiçekler örneği, solgun tenli, bozuk mideli, kolu budu tutmaz olan fabrika
kızlarımız ve kadınlarımız var! Sağlam zevkler tatmamışlar hiç ve bu konuda yüzlerini
güldürecek hiçbir şey söyleyemezler! -Ya çocuklar? Çocuklara 12 saat çalışma! Gözün
çıksın yoksulluk!- Ama, Manevi ve Politik Bilimler Akademisi’nin bütün Jules Simonları,
Cizvitlerin tüm Germinysleri, çocukları aptallaştırmak, içgüdelerini bozmak, bedenlerini
çürüğe çıkarmak için, kapitalist iş yerlerinin bozuk havası içindeki çalışmadan daha yıkıcı
bir kötülük bulamazlardı.
Çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun
yüzyılıdır.”

yani iki alıntı ile anlatmaya çalıştığım tamamen emek ve emeğin değeri üzerine kurulu bir öğreti osmanlıda anlamsız bir şekilde azınlıkların elinde milliyetçi bir kimlikle yayılmaya başladı.
Bu birazda azınlıkların Avrupa ile olan yakın ilişkileri sayesinde olmuştur.

XIX.yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlangıcında Osmanlı sosyalist militanlarının çoğunluğunu Ermeniler, Bulgarlar, Makedonyalılar, Rumlar ve Yahudiler oluşturmaktaydı.

Türklerin oluşturduğu gruplar ise ancak 1908′ den sonra ortaya çıkmıştır. Bu gecikme kısmen azınlıkların Batı ile sürekli kültürel ve ekonomik ilişkiler içinde olmaları, Türklerin ise çoğu kez yarım yamalak ve önemi ikinci derece olan ilişkiler içinde olmalarıyla açıklanabilir.-2-

1910 yılında kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası da aynı dertten muzdaripti bu yaklaşım günümüzdeki daha bi milliyetçi abiler tarafından meydanlarda komunistler moskovaya sloganlarına kadar indirgendi o kadar fikir düşünce eylem bu sloganın altında sıfırlanıp gitti oysa mustafa suphinin ve arkadaşlarının türkiyeye gelişi aynı milliyetçi düşünce ekseninde vücut bulmuştur.
ve aynı milliyetçi çizgi kafkas halklarını asimilasyon, sürgün ve katliamlarla karşı karşıya bıraktı.
çünkü sovyet modelinde ulus devlete yer yoktu yeni cumhuriyet ise ulus devlet modeli inşası peşindeydi.
kapitalizmin ilk basamağında en son karşılaşmak istedikleri mustafa suphi ve yoldaşlarının temsilcisi olduğu ideolojiydi.

sistem o basamağı önce katilleri ile temizledi

1910 da osmanlıda faaliyet gösteren basın yayın organları olan parti kuran sosyalistler yeni laik özgürlükçü medeni vs vs olan cunhuriyette karadenizin sularında kayboldular.3

ağır bi mevzu ben şu rafı ölçülendirmeye gidiyorum geri geldiğimde de mustafa suphi yola çıkmış olur

herkese kolay gelsin

beni özleyin anacım -4

/ciltlerce kitabın konusu olması gereken mevzu sağından solundan kırpınca ancak bu kadar olabiliyor
anlatım bozukluğu ve konunun dağılması nedeniyle okuyuculardan özür dilerim/

————————
1-Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu
2 (Feroz Ahmad, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine Bazı Düşünceler.
3-İlk sosyalist parti Osmanlı Sosyalist Fırkası 1910yılında kurulmuştur, İştirak dergisi sosyalistlerin yayın hayatına soktukları ilk dergiydi.

Refik Nevzat da Beşeriyet’i çıkardı,Ceride-i Havadis ve 1909 yılında Selanik’te kurulan Sosyalist İşçi Federasyonu.

osmanlıda basın konusunda özellikle abdulhamid han zamanında çeşitliliğe örnek olması açısından küçük bir örnek; sadece fransızca yayın yapan on adet yayın vardı (kızıl sultan da abdulhamid han oluyordu bu ne yaman çelişki..).osmanlıda bunlar varken yeni cumhuriyet muhalif kim varsa nefes almasını bile yasaklıyordu hepsini ortak başlık altında toplayarak imha ediyordu komunistleri, alevileri, müslümanları,hiç bir görüşe ait olmasa da sadece muhalif olmaları yeterliydi “vatan haini”olmaları için

çünkü vatan onlarındı ve onların olan vatana ihanetin şartlarını da onlar belirliyordu sadece amasya istiklal mahkemelerinde idam edilenlerin dosyaları 30-40 kadar çuvala doldurulmuştu Kars mebusu Cavid Bey bu duruma Birinci Büyük Millet Meclisinin 17 Haziran 1922 tarihli toplantısında “Çuval ne demek efendim? Fasulye mi saklıyoruz? Şimdiye kadar bunların yegan yegan tasnif ve temhiri, sağlam sandıklara vaz’ı, gayet muntazam birer fihristinin yapılması icab ederdi.”diye isyan eder.

biz o fasulyelerin çocuklarıyız dinine diyanetine sadık kaldığı için asılan sürülen aç bırakılan, sadece alevi olduğu için koçgiride dersimde çocukları, ihtiyarları ve hayvanları ile birlikte katledilen fasulyelerin çocuklarıyız aşkalede serveti elinden varlık vergisi adı altında gasp edilen bir kuru ekmeğe muhtaç bırakılan gayri müslümlerin çocuklarıyız, karadenize elleri kolları bağlanarak bıçaklanıp atılan fasulyelerin çocuklarıyız ve biz o kadar çoğaldık ki, türküz, türkçüyüz daha da türkçü olacağız diyerek ırkçılığın bayraktarlığını yapmış şükrü saraçoğlunun adının verildiği staddan lefter küçükandonyadisin naaşını ellerimizin üstünde uğurladık ölülerin yönettiği cumhuriyetin çatık kaşlarına rağmen

inadına biz daha da çoğalacağız.

ve bir gün bu vatan hepimizin gerçek vatanı olacak kimse kimseyi moskovaya, irana, arabistana, kürdistana,ermenistana ya da başka bir yerlere sürme cüretinde bulunamayacakları kadar çoğalacağız.

4-/ olacak o kadar programında oya başar repliği hadi iyisiniz bi de nostalji yaşatmış oldum size

Ahmet Kırmızı
.